15 Haziran 2012 Cuma

Siz Yunus`un Nasıl Yandığını Nereden Bİleceksiniz ?

“Herhalde…” der Çehov, Kara Keşiş öyküsünde “…en tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır.”
Öte yandan, az anlaşıldığı için çok sevilen bir büyük insandır Yunus Emre.
Demiştir ki Yunus:
“Kaçagörün cahillerden
Tanrı bîzâr bahîllerden”

“Yunus olma câhillerden,
Irak kalma ehillerden
Câhil ne var mü'min ise
Câhillikten kalır değil”
Cahillerden kaçın, Tanrı cimrilerden, paylaşmayanlardan bıkmıştır. Bilginin ve bilgili insanların bugün bile -aradan geçen dokuz yüz yıla rağmen- hâlâ bu kadar kıymetsiz olduğu bir topluma verilen mesaja bakın. Bilgiyi arayın, ehline danışın, bilenlere yakın olun, cahil kalmayın, cahillerden kaçın.
Cahil insan mümin olsa bile, önce yine cahildir. Cahil insan mümin olsa, sadece cahil mümin olabilir.
Paylaşın! Bilginiz varsa bilginizi; sevginiz varsa sevginizi; emeğiniz varsa emeğinizi; paranız varsa paranızı; malınız varsa malınızı… Tek başına insan olunmaz, insanlığın sorunlarına, yoksulluğuna, açlığına duyarsız kalmayın.

“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil”
Dinin özü güzel ahlaktır, içi doldurulamayan, anlamı anlaşılamayan birtakım ibadetler güzel ahlakın yanında çok az şey ifade eder. Eli yüzü yıkayıp, birtakım hareketler değildir namaz. Hayatının tamamıyla bir bütünlük oluşturur. Herkes abdest alıp namaz kılabilir ama aslolan güzel ahlaktır. Yüksek bir ahlaki seviyeye çıkabilmek bilgi, gerektirir, gayret gerektirir, emek gerektirir, kişilik gerektirir. Asıl amaç budur.
Hiçbir iyilik, küçük değildir.

“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Mânâsı ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir”

Cahilliği yerden yere vuran Yunus’un ilim hiçbir şey ifade etmez demesi mümkün olamayacağına göre işe yaramayan, sorunları çözmeyen, insanları büyüklenmeye sevk eden işlevsel olmayan bilgiyi eleştirdiği aşikârdır.
Yunus, günümüzde de olduğu gibi tarih bilmeden, felsefe bilmeden, edebiyat bilmeden, psikoloji bilmeden, sosyoloji bilmeden hulasa hayatı, insanı anlamadan din adına, Tanrı adına ahkâm kesenleri, dilediğini cennete, dilediğini cehenneme gönderen sözde ulemayı ve takipçilerini eleştirdiği apaçıktır. Hayatta hiçbir şeyi doğru dürüst anlamayan birinin Tanrı’yı anlaması ne kadar mümkündür?
Anlamını merak etmeden, anlamına yoğunlaşılmadan okunanlar, yapılanlar; insanı daha iyi insan yapmayan her şey değersizdir.
Âşık Yunus’un sağlam bir medrese eğitimi gördüğü, sanıldığı gibi bir halk ozanından öte bir divan şairi olduğu bilindiğine göre kendisinin, çağdaşı olan ulema sınıfıyla bu denli ayrı düşmesi anlamlıdır.
Demek ki o günlerde de bugün olduğu gibi asıl derdi tam olarak anlaşılamamış yalnız ve çok büyük bir insandır Yunus. Döneminde anlaşılmış, değer görmüş biri şu sözleri niye söyler:
“Âşık Yunus söyler sözü
Yaş doludur iki gözü
Bilmeyen ne bilsin bizi
Bilenlere selam olsun”

Aleyküm selam!
(Adem Dirican)

10 Haziran 2012 Pazar

Hala Yaşıyorken

'Zordan da zor.
Çok çetrefilli bir yol bu.
Benimse bırak pusulayı
Doğudan doğmayı becerebilen
Bir güneşim bile yok.'

Güneş bize inat değil bizimle bir doğuyor demişti bugün kelimelerine sarıldığım dost.Oysa bazen gücü olmuyor insanın.Adım atacak hali kalmıyor hayata.İşler yolunda gitmediği zaman yenildim diyor .Yenildim ,kaybettim.Kaybettiğin nedir diye sormak gelmiyor aklına.İnsan ne zaman kaybeder ,ne zaman yenilen olur. Bunun cevabını bilmiyor.

Yaşadım diyor ,bildim ,acı çektim,sevdim.Oysa yaşadım dediklerinin yalnızca kenarından geçmiş.Görmüş dokunamamış.İşitmiş de konuşamamış.
Yaşamı üzerine afili bir cümle kurmanın heyacanını duyarken  yarım kalmış hep cümleleri.Heyecanın yerini hüzün almış.O buna da razıymış ya yine de tamamlanamamış.

Kaç defa en başa döndün ?Kaç defa ''yeniden'' diyerek soluk aldın.Her seferinde bir öncekinden daha yorgundun.Daha eksik,daha tahammülsüz.Yitirdiğin, yaşarken senden eksilen onca şey  varken nasıl güçlü olabilirdin ki ? Yeniden demenin zorunluluğunu hissederken içinden inancını da taşıyor muydun ?

Uzun uzun seyrettin bu sabah aynadaki yüzünü.Pek memnun etmedi seni gördüğün ,dudağına yalancı bir tebessüm kondurdun.Saçlarını yana doğru taradın.Dağılmış kaşlarına takıldı gözün biraz da kalınlaşmış mıydı?Sahi sen incecik severdin değil mi ? Ne zaman ?

Ne zaman yabancı oluyoruz kendimize.Hangi hududu aştığımızda çıkıveriyoruz benliğimizden.Oysa inandıkların vardı seninde.Hayallerin ,arzuların,ideallerin...Neyin uğruna feda ettin onları.Nerde unuttun kendini ? Evet sebeplerin vardı seninde.Ardına sığındıkların.Peki neden sıralayamıyorsun peşpeşe.Kandırmıyor değil mi hiçbiri seni de.

Belki hala inandıkların var diye.Belki bu defa burnunun dikine yürüyüp gideceğini ,gitmek istediğini bildiğinden.Hatırla diye belki.Önünde uzanan o yolda bugün korkusuzca yürü diye.Sebeplerin çok çok bir çok.Bugün yeniden kendin ol diye ama en çok.

Dilimin ucuna gelip de söyleyemediğin onca kelimenin anısına ,

Kelimeler kelimeler diyorum şimdi ben de ; ''Kelimeler bazı anlamlara gelmiyor.''

                                                                                                                             Messs.


18 Mart 2012 Pazar

Hayal Bilgisi 7. Sayısı ile Kitapçılarda!

Hayal Bilgisi 7. Sayısı ile Kitapçılarda!

Editör'den:

Değerli Hayal Bilgisi Okurları,

Mart 2011’de ilk sayısını yayınladığımız Hayal Bilgisi, Mart 2012’de 7. sayısı ile 1. yılını dolduruyor.

Geride kalan 1 yılda, 32 sayfa ve kendinden kapaklı iken, 72 sayfalık bir hacme kavuştu Hayal Bilgisi. Türkiye’nin pek çok noktasında kitapçıların raflarında yer buldu kendisine. Dergide yayınlanan eserler daha fazla yazı arasından seçilmeye başladı. Dolayısıyla yazılarını gönderen insanlarla tanışıklıklar geliştirdik. Asli amacımız olan bu diyaloglar bizi giderek büyüyen bir aileye dönüştürdü.

Hayal Kitabevi, Temmuz/Ağustos/Eylül/Ekim (2011) ayları boyunca Van Erciş’te bir kütüphane gibi işledi ve sayısız kitap okur ile buluştu. Burada pek çok etkinliğe yer verildiği gibi, ilköğretim öğrencilerine de ücretsiz İngilizce kursları verildi. Kitabevimiz, yaşadığımız ve tüm Türkiye’nin yakından takip ettiği deprem nedeniyle kapandı.

Depremin ardından birçok proje gerçekleştirdik Hayal Bilgisi olarak. 6. sayımızın tüm geliri ile çocuk kitapları satın alıp hediye ettik depremzede çocuklara. Söz verdiğimiz gibi. Okurlarımızın destekleri ile özellikle çocuklara yönelik bu çabalarımız neticesinde hala yüzlerce tebessüm ile karşı karşıya kalıyoruz. Çocuklar, Türkiye’nin dört bir yanından ablaları ve abileri ile mektup arkadaşlığı yapıyorlar, hediyeler alıp, gönderiyorlar. O çocuklar, ‘Ben Edebiyattan Anlarım’ diye sloganlarını yazıp, 7. sayımızın okurları için birer resim yaptılar. Erciş’i, gökkuşağının en güzel renklerine boyadılar.

Hayal Bilgisi 7, bu bağlamda, ‘Edebiyatçının Sosyal Sorumluluğu’nu sordu Mevzubahis sayfasında. Çünkü parası olanın değil; gönlü olanın yardım edebileceğini, yeteneği ya da bilgisi olanın değil; bilinci ve vicdanı olanın ötekileri tebessüm ettirip hediyeleşmeyi gerçekleştirebileceğini göstermek ve ne yaparsak yapalım, icraatımız ne olursa olsun, elimizdeki malzemeyi ya da insan öğesini mutlu edebilecek tek gerçeğin doğru üslup olduğunu anlatmak istiyoruz.

Olabildiğince dikkat ediyoruz bu nedenle yaptıklarımıza. Hediye paketleri bazen, hediyenin maliyetini aşıyor. Ailemize ayıracağımız vakti, mektuplar, kısa notlar yazmak ya da hediye paketleri hazırlamak için harcayabiliyoruz. Misal, ‘fotokopisini çeksenize o notun, niçin elle yazıyorsunuz’ diyorlar bize. El yazısı; samimiyetin en uç noktasıdır. Biz istiyoruz ki, toplumda farklı noktalarda olan herkes, isimlerinin yanında hangi etiket olursa olsun, samimiyetlerini korusunlar birbirlerine karşı.

Ve istiyoruz ki, ‘çocuk’ insanın en önemli gündemi olsun. Hayal Bilgisi, bu nedenle çocukları önemsiyor. Bu nedenlerle, Hayal Bilgisi bir edebiyat dergisinin olması gereken halini simgeliyor pek çok açıdan; şiirinde ifade ettiğini kendi hayatında kendisine samimiyet olarak kanıtlayamayan insanlarla işimiz yok bizim. Hırsımız yok. Kıskançlığımız yok. Tartışmaları ön planda tutacak kadar müsrif değiliz Elhamdülillah.

Niyetimiz düşüncelerin, edebi kaygıların gerçek hayatta eylemlere dönüşmesi, harekete geçirebilmesi bizleri ve okurları. Allah, muvaffak etsin.

İlerleyen sayfalarda mutlaka size hitap eden bir yazı ve yazar ile tanışacaksınız. Gelecek sayıda buluşmak üzere… İyi okumalar.


Cihat Albayrak

>>Dergiyi satın almak için bizimle iletişime geçin : burdan ;)

8 Mart 2012 Perşembe

Dünyayı keşfetmek için yola çıktık ama unuttuk bir sokağın ucundaki soluk perdeli evlerimizi, güllerimizi, öpüşlerimizi… Ve d(erken) kurtaramadık da birbirimizi. Şimdi sevmediklerimizi sevmeyi deniyoruz. Yaşadıklarımızı değil, artık y(aşamadık)larımızı özlüyoruz..

Yılmaz Odabaşı

18 Şubat 2012 Cumartesi

(...)

Yağmur yağardı tüm gece ,damlalar peceremde ,
Bir şey olacağı yok ama insan, bekliyor bekliyor işte.

6 Şubat 2012 Pazartesi

' Dünya Eksik Bir Yerdir '

 Ne körmüşüm!
Gördüm derken bile ne körmüşüm!
Dillendirilmiyor bazı şeyler anlatılımıyor.
Sessiz sedasız acısını yaşamak kalıyor çekilip köşene.
Sana ait acılar onlar senin sahiplenmen gereken acılar.


Keşke ile başlayan bütün cümleleri tüketip geldim.
Gördüm diyip körlüğümü gördüm de geldim.
Öyle yorgun ki ruhum.
İçime bakmaya cesaret edemiyorum.
Sormaya ,dinlemeye korkuyorum yüreğimi.

Olamadığımız bir insanı arayıp duruyoruz içimizde.
Hayalini kurduğumuz, hayat bulsa bizde dünya yaşanılası bir yer olacak sanki.
Bu kadar da önemsiyor ,bu kadar da inanıyoruz kurduğumuz düşe.

Biz hep geçecek dedik diye yankılanıyor bir dostun sesi kulağımda.
Geçmedi bitmedi diyor ardından.
Biz ardımızda bırakamadık yaşadıklarımızı.
Yaşarken yok saydık ,bugünse sahiplenemiyoruz.

Yarınlara bel bağlamıştık birlikte. 
Zira yarın,bugün başa çıkamadığımız herşeye dayanma gücümüz olacaktı.
Bağışlayabilecektik zamanın birinde kendimizi ve birbirimizi.
O gün gelecekti.
Yürekten inanıyorduk buna.
Birlikte karşılayacaktık o günü.

Çok zaman önce gözlerim değmişti..
''Dünya eksik bir yerdir.''
Kendi gerçeğimi buldum sandım bir aralık.
Buna inanmaya başladığım ilk gün daha o gün.
Büyüdüm dedim kendime.
Birdenbire !

Çocukluğum sığınağım.
Çocukuğum güneşli kavruk kuru bir gün şimdi düşlerimde.
Özlemim ,özlediğim.

Büyümek zormuş.
Yaşarken ama sahiden bilerek hissederek duyarak sancısını.
Öğrendim bildim yanılgısına düşmeden.
Büyüdüm demeden büyürken.




Mesude



11 Kasım 2011 Cuma

Erciş Depremi - Cihat Albayrak

Deprem ölmek değil, geride kalmakmış, onu anlıyorum. Erciş’te Zeylan Caddesi’ndeyim deprem anında. Hemen dışarı koşuyoruz. Herkes kavşakta toplanıyor. Araçlarındaki insanlar dursalar mı yoksa hızla hareket etseler mi kurtulacaklarına karar veremiyorlar. Bir arabanın kaportasında buluyorum kendimi. Son anda frene basıyor el hareketlerimi okuyarak. Sonra öteki arabaları durdurmak için büyük çaba harcıyorum. Saniyeler ömürden ömür çalıyor sanki. Saliseler içerisine anılar sığıyor artık, gözlerimin yakaladığı her görüntü, asla unutulmamak üzere kaydolunuyor beynime.

İnsanlar Allahu Ekber diye bağırıyor, La İlahe İllallah diye bütün diller Allah’a yakarıyor. Sonra 7,2’lik sarsıntı son buluyor. Birkaç saniye seviniyor herkes kurtulduğu için. Etrafımızda yıkılan 10’a yakın bina var. En önemlisi Turvan Oteli. Terasla birlikte 8 katlı bir bina. Yıkıldığını anlayamıyoruz. Toz duman içerisinde her yer çünkü. Sonra birden, herkesin aklına ailesi geliyor. İnanılmaz bir refleksle herkes farklı yönlere koşmaya başlıyor. Bütün dükkânlar olduğu gibi bırakılıyor; kimse o ana dek biriktirdiği hiçbir maddi şeyi aklından geçirmiyor. Bir mahşer provası gibi geçen 25 saniyenin ardından, herkesin bu kadar ani bir şekilde tamamen farklı şeyler hisseder hale gelmesi inanılmaz…

Etrafımda başlarından yaralanan, kanamaları olan insanlar var. Bir kadının ayağı kırılmış ve çaresizce etrafına bağırıyor: ‘Yardım edin!’ Oysa bütün kulaklar sağır o anda, bütün diller tutulmuş… Bir başkası bayılıyor yolun ortasında. Ben yardıma koşuyorum. Yanındaki kız, arkadaşının bayıldığını görünce çığlık atmaya başlıyor. Olay içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Eve doğru ilerledikçe yıkılan binalar görüyorum. Piyanist filminde Adrien Brody’nin savaş sonrası yıkılan şehirde binalar arasında yürüdüğü sahne gibi… Gördüğüm her enkazda, ellerim başımın arkasında birleşiyor. Hiçbir sözcük yetmiyor dudaklarımda o an’ı doğurmaya.

Ailemin sağ olduğunu öğrendikten sonra, kaygı yerini hemen dolduruyor. Ya akrabalarım, ya arkadaşlarım diye her iyi haberden sonra yinelenen bir umut arayışına itiyorum kendimi. Koşarak farklı mahallelerdeki farklı akrabalarımın evlerine kadar gidiyorum. Depremin ardından ilk 3 dakika içinde bütün hatlar kilitleniyor, kimseye telefonla ulaşmak mümkün olmuyor.

İyi haber demek karşılaştığım insanlar; öte yandan, arayıp da bulamadıklarım var.

Sonra bütün hisler terk ediyor insanın bedenini. Hiçbir duygu ile tanımlayamıyorum ruh halimi. Gözyaşı dökmek çok uzak bir eylem o an için.

Çadırda ilk gece.

Küs olduğum arkadaşlarımın neredeyse hepsinden gelen mesajlar, aramalar…

Aramızda kırgınlık olan iki arkadaşımdan da mesaj bekliyorum ilkin. İkisi de Ercişli. Sonra fark ediyorum Allah’ın böyle bir an içerisine yerleştirmiş olduğu sınavı. Kırgınlıklara, küslüklere rağmen karşımdakiler sınavlarını vererek beni arayıp durumumu soruyor. Ve yalnızca iki kişi, sırf ben sınavımı vereyim diye arayamıyor beni. Arıyorum ikisini de, iyiyiz diyorlar. ‘Kardeşim’ diye hitap ediyorlar aramamı saatlerdir bekliyormuş gibi. Gözlerim doluyor.

Ercişli şairimiz Gökmen Sakin’in şiir kitabını çıkarmak için yoğun çaba harcamıştık deprem anına kadar. ‘Vali Gönder Tayyip Baba’ adlı şiiri ile oldukça iyi tanınıyordu Gökmen Bey. İroni bu ya, Tayyip Bey kendisi geliyor Erciş’e. Valisini, milletvekilini, bakanını gönderiyor.

Çadırda 2. gece.    

NBC ile röportaj... İngilizcemi ben bile beğenmedim. Yayınlamazlarsa sevinirim. Depreme ait bir hatıra: Yıkılan bir binadan alınmış cam karo yüzeyli beton parçası... Vefat eden iş arkadaşı öğretmenler...  Ailelerin bekleyişi... Yardım dağıtımlarında yaşanan izdihamlar...

Cafe Buse’de hayatını tehlikeye atarak kurtarma çalışmalarını yürüten AKUT görevlileri…

5-6 şiddetinde artçılar.

Dua.

Nişanlı çiftler çıkıyor enkaz altından; çoğu öğretmen. Sessizlik; acıya tahammül edebildiğin kadar…

Aynı mahallede büyüdüğümüz gençlerden biri… Bir süre önce, arkadaşıyla birlikte okey salonuna gidiyor. O önden, arkadaşı arkasından. Arkadaşını, bir amca durduruyor binanın hemen önünde. ‘Arkadaşının yüzünde garip bir ifade var. 40 güne kadar ölecek’ diyor. Sonra arkadaşımıza anlatıyor durumu öteki. Çıkıp bakıyorlar, bulamıyorlar adamı. Aynı binanın içinde, o okey salonunda enkaz altında kalıyor. Hayatını kaybediyor. Allah, geride kalanlar için böyle ibretler bırakıyor.

Binanın birinde Mevlit varmış. Enkaz altında kalıyor bir teyze. Deprem, ona ufacık bir ışık sunuyor. Teyze olduğu yerde Kur’an-ı Kerim’i okumaya devam ediyor. Kurtarma ekipleri kendisine ulaştıklarında, ‘bekleyin evladım son iki sayfam kaldı, onu da bitireyim de öyle çıkarın’ diyor. Dilden dile dolaşıyor bu mucize, kimisi ‘uydurmadır’ diyor. Uydurma bile olsa, inanılmaz derecede bir yaratıcılık ile kaleme alındığı için takdire şayan. Ama herkesin büyük acı çektiği şu ortamda, böyle bir yaratıcılığa hiç kimsenin sahip olabileceğini sanmıyorum. Şükrediyorum Allah’a; sonra, Allahu Ekber diyorum ruhumun en derinlerinde bile tir tir titreyerek.  

Çadırda 3. gece.

Birçok arkadaşım yardım etmek istiyor. Ama burada ciddi şekilde gıda yardımı zaten yapılıyor. Herkesin yeterli sayıda battaniyesi ya da giysisi var. Bu türde gelen her şey ihtiyaç fazlası oluyor. Misal çöpe atılıyor ekmekler ve yerde çamur olmuş halde buluyorsunuz torbalarca elbiseyi.

Yardımların nakdi olarak yapılması gerekiyor. Öte yandan, ne yazık ki depremi fırsat bilen insanlar var. Devletin dağıttığı çadırı alıp 150 liraya satan da, on binlerce ekmek ücretsiz dağıtılıyorken, ekmeği 2.5 liraya satan da, yardım kolilerini istifleyen de...

Şüphesiz ki Allah herkesi bu afet ile sınıyor.

Artık şarj sorunumuz yok. Elektrik veriliyor şehrin %90’ına.

Enkazları geziyorum. Şehir merkezindeki müstakil tek katlı evlerin hiçbiri yıkılmamış. Ama evleri çevreleyen bahçe duvarlarının neredeyse tamamı yıkılmış halde. Aklıma eski bir fotoğraf geliyor. Evlerin ve dolayısıyla hayatların etrafına henüz duvar örülmemiş günler. Bütün komşular öğlen yemeğini bahçelerden birinde toplanıp öyle yer, sonra da semaver çayı kaynatılarak birlikte içilirdi. Allah, bütün duvarları saniyeler içinde kaldırıyor hayatlarımızdan; evlerimizin yanı başında bulunan parkta, ilk 2 geceyi ateş etrafında toplanıp ısınmaya çalışarak ve aynı ateşin közleri üzerinde kaynatılan çayları içerek geçiriyoruz.

Bir acil tıp teknisyeni, iki günü bulan nöbetinin ardından deprem üzerine hiç uyumadan göreve koşuyor. Dayımın müdürü olduğu meslek lisesinin bahçesinde, dayımla karşılaşıyor. Üzerinde mont yok, kazak yok, çamaşırları rahatsız ediyor. Dayım eşini arayıp haber veriyor, aceleyle giriliyor eve, aceleyle alınıyor birkaç parça elbise, aceleyle çıkılıyor. Geri döndüklerinde, kızcağızı okulun kantininde buluyorlar. Bir masanın üzerinde Cuma gününden kalmış bir parça ekmeği alıyor eline kız. Kupkuru, yarısı yenilmiş, bir parça ekmek. ‘Açım’ diyor. ‘Yeter bu bana’ diyor.

Bir kedicik, köpeklerin saldırısına uğruyor. Yüzünün yarısı parçalanıyor. Okulun bahçesini mesken tutmuş. Okul AKUT ekiplerince kullanılıyor. Kedi aç; günlerdir. Hayatımızda duyabileceğimiz en çaresiz miyavlama ile çıkıyor karşımıza. Verecek hiçbir şey bulamıyoruz. Kedi, dayımı takip ediyor. Nereye giderse peşinden; büyük bir umutla… Dayım öğlen yemeğinin yarısını kedi ile paylaşıyor. Yengem gözyaşlarına boğuluyor; ben, sessizliğime sessizlik katıyorum. Hayvancağızın çaresizliği karşısında utanıyorum kendimden. Karnı doyan kedicik, bir başka yavru kediye sarılıyor onu ısıtmak için.      

Depremin ardından 4. gün.

Yağmur yağıyor. Çadırlar ıslanıyor. Etraf çamur içinde kalıyor. Rüzgâr şiddetle esiyor. Üşüyoruz. Sonra öğreniyoruz ki, Allah, sırf iki kulunu hayatta tutmak için, geride kalan yüz binlerce insan için eziyet olabilecek yağmuru saatlerce yağdırabiliyor. Bir mağazada alışveriş yaparken enkaz altında kalan kişi, yağmur ile ıslanan enkazdaki taşları yalayarak susuzluğunu gideriyor. Allah, emrediyor ve can bedende kalıyor.

Bu felaket boyunca medyada devlete laf edenleri Allah’a havale ediyorum.

Ayrıca, bu depreme sevinen ve iyi olmuş onlara diyenler varmış. Şüphesiz Allah insanları böyle sınıyor. Bütün Türkiye bütün imkânlarıyla burada, bize yardım ediyor. Devlet vatandaşına asla ayrım yapmıyor. Devleti devlet, hükümeti hükümet yapan realite de budur.

Siyasi oyunlara bizim acımızı alet edenler, hiç şüphesiz Allah’ın adaletiyle hak ettiklerini bulacaklardır.
Depreme tamamen kayıtsız kalan insanlar var. Aktif şekilde bir yardım etmesi şart değil insanların belki. Ama hiçbir şey olmamış gibi davranan insanlar umarım dünyanın kaç bucak olduğunu felaketin öznesi kendileri olduğu zaman anlamak zorunda kalmazlar.

Buradaki acil ihtiyaçlar: Islak mendil, ayakkabı, terlik, ağrı kesici ateş düşürücü ilaçlar, el temizleme sprey ya da jelleri. Bunun haricinde gıda ya da battaniye yardımı yapılmamalı. İsraf oluyor çünkü. Ufak da olsa maddi yardımlar yapılmalı. Çünkü insanlar iş yerlerini kaybettiler. Ticaret en az bir yıl durdu. Esnaf parasız kaldı.

Çadırda 6. gün.

Felakete alışmak... Yardıma ‘muhtaç’ olmak... Televizyonların alışkanlıklarına malzeme olmak... Yağmur ve çamur içinde kalmak... Üşümek, üşümek, üşümek...

Öğretmen arkadaşımızın bedeni dün enkazdan çıkarıldı. Ali Çağlar... Türkçe öğretmeni Ali BeyAfyonkarahisarlı… Önce yaralı listesinde görüyorum adını Milli Eğitim Müdürlüğü’nde. Sonrası hayatımın en büyük hayal kırıklıklarından biri… Hiç gözyaşı dökmedim son 6 gündür. Çıldırmak, kafayı yemek için Erciş’e birkaç yüz km uzaktan, misal bir televizyon ekranından bakmam gerek. Acıyı hissedebilmek için, acının ta kendisi olmamak gerek belki de...
Çocuklar, her yaştan... Hayal edebileceğiniz tüm yüz ifadeleri tam karşınızda...

Çaresiz bir anne, 8 günlük bebeği ve 2 çocuğu ile 4 gün dışarıda kalmış. Kızılay, Çadırkente yerleştirdi. Kameralar geldi. Çadıra soba getirildi, kuruldu, battaniyeler serildi, çay ikram edildi. Etrafını saran 40-50 kişiye dair o anne ne hissetti başını kaldırmadan yukarı doğru bakarken...

5 bin kişi stadın çalışır durumdaki iki tuvaletini kullanıyor. Daha bugün, depremin 6. gününde kuruldu seyyar tuvaletler. Salgın başlamadan, ‘salgın başladı’ dedikodusu başladı. Çocuklarını başka şehirlere gönderiyor aileler.

Yerli halk göç ediyor. Kısa ya da uzun süreli… Esnaf başka şehirlere gidip çalışmanın hesaplarını yapıyor.

Yurdun dört bir yanından gelen izciler, bir tır dolusu suyu el birliği ile boşaltmaya çalışıyor. Yardım istiyorlar. Dâhil oluyoruz. Bir başkası, ‘bana ne’ diyor bir izciye. İzci karşılarına geçip, ‘sizce ben nereliyim’ diyor Ercişli gençlere, hayat dersi veriyor. Gönüllü yüzlerce insanın samimiyeti yüreğimizi parçalıyor.

Genç doktorlar ve AKUT görevlileri 100 kadar çocuğu -çadır çadır dolaşıp- bir araya topluyor. Hep birlikte oynuyorlar. Çocuklar hayatlarında ilk kez bu kadar mutlu oluyorlar/oynuyorlar bir ‘büyük’ ile.

Her yerde hayat hikâyeleri var. Yazılabilecek çok şey... 19 yaşındaki oğlu internet kafede ölen bir baba otostop yaparken alıyor bizi arabasına. ‘Taziyedeki insanlara yemek vermem gerek. Yemeği hallettim ama plastik tabak yok’ diyor. Bütün şehri dolaşıp bulamıyor. Hiçbir aşevi çaresizliğini anlamıyor. Kızılay görevlisi ile kavga edip öyle alıyor maddi değeri 5 lira kadar olan tabakları. Burada para geçmiyor. Yalnızca kaçak sigara alınabiliyor parayla.

Çadırda sigara içiyor kuzenlerim. Bir tek ben içmiyorum. Dışarı çıkmak zorunda kalan ben oluyorum.

Mahalle aralarında insanlar sıcak yemek bulamıyor. Çadırkentte Kızılay yemek dağıtıyor. Saat 6. Makarna bitmiş. Sadece elma ve çorba var. Biz şükrediyoruz. Adamın biri bağırıyor ‘bu saatte nasıl biter yemek’ diye. ‘Nerede yetkililer’ diyor. ‘Yemek yiyorlar’ diyor yemek dağıtan görevli. ‘Şerefsiz yetkililer’ diye küfür ediyor sıradaki adam. Küfretmeye başlıyor. Küfredemeyeceğini söylüyorum. O insanların canla başla çalıştığını ifade ediyorum. Sahip çıkıyorum görevliye. Adamsa bana, ‘onların kahramanlığı sana mı kaldı’ diyor. Beni dövebileceğini haykıran bakışlar ile susturmaya çalışıyor beni. Susmuyorum. 5 litrelik yağ bidonuna çorba doldurtuyor. Küfrederek uzaklaşıyor. Tamamen siyasi bir tavırla, çözülebilecek bir durumda, problem yaratıyor. Ve benim devletin kurumuna, memuruna sahip çıkmış olmam onu deliye döndürüyor.

Nefret bir refleks oluyor kimi insanlarda. Ama maalesef bazı insanlar, o yemek kuyruğundaki en az 50 insandan yalnızca 1'inin böyle bir tavra ve niyete sahip olduğunu unutuyor ve genele mal ediyor. Oysa sıradaki 49 kişi yalnızca çorba ile geçen akşam yemeği için şükrediyor. Yemek dağıtan görevlinin yanına arkadaşı geliyor. ‘İçeri geçip yemek yiyelim mi’ diyor. ‘Sırada bunca insan varken ben nasıl yemek yerim’ diyor. ‘Hem sadece 20 kişiye yeter bu’ diyor. ‘Biz yemeyelim o zaman’ diyor. Ben bu ağır sahne karşısında yerin dibine girerken, bir başka adamın o görevlinin yüzüne bakarak ettiği hakaretler beni bambaşka dünyalara taşıyor.

Uğur Arslan buradaydı. Bir kamyon eşya vardı beraberlerinde. Uğur jiple geldi. Bir dayım kendilerine yardım etmek üzere görevlendirildi. Yardım ulaşmayan mahallelere gitmelerini tembihledik. FOX TV eşlik ediyordu onlara. Dün ‘açız burada’ diyerek bize ulaşan 6 ailenin olduğu yere gitmişler ilk. Uğur bey beğenmemiş o aileleri. ‘Burası varoş değil’ demiş. Oradaki insanların mağdur olmaları, aç ve ihtiyaç halinde olmaları önemli değil onun için. İzleyenler için trajedi oluşturacak görüntüler, yani reyting arıyorlar. Ayıp... Yazık... Günah... Başka bir yere gitmek istiyorlar. Dayım, ‘bizi indirin’ diyor, geri dönüyor. Sırf reklam için yapılan bu işe rıza göstermiyor.

Öte yandan, insanlar çevre illerden ve ilçelerden araçlarını doldurup her gün yardıma koşuyor. Anadolu’nun güzel insanları bireysel olarak, bir televizyon organizasyonundan çok daha samimi çalışıyor.

Bir elin verdiğini öteki görmeyecek çünkü. Bizim insanımız bu fikriyat ile yetişiyor.

Fatih Üniversitesi'nden öğrenci arkadaşlar geldi. Mükemmel insanlar... Çadırımıza konuk ettik. Semaverde çay demleyip ikram ettik. Sohbet ettik. Hayal Bilgisi'ni anlattık. Hazırlamış oldukları deprem anketini doldurduk. Çalışmalarını takdir ettik. Depreme dair tüm deneyimlerimizi gözlemlerimizi paylaştık. Anlattık çünkü burada gerçekten neler olduğunu bilmeli insanlar. Tam tersini, akıllara zarar bir yaratıcılıkla, kötü niyetle anlatan insanlar var çünkü her fırsatta.

Hayatımda ilk kez, ufacık bir radyonun etrafında durdum 6 kişi ile birlikte. Haberleri dinledim. İnternetsiz, gazetesiz, televizyonsuz 6. gün bugün.

Aşırı derecede rüzgâr var. Bir çadır yandı az evvel. İçerde soba var çünkü. Korkuyoruz, ya çadır başımıza yıkılacak. Ya birinin çadırı yanarsa, bu rüzgârla hemen yayılıp bizi de saracak alevler.

Çok kişi gitti. Göç var evet...

Depremin ardından 7. gün.

Pazartesi Ankara'ya, oradan da Çorum'a nişanlım Ayşe Ünsal'ın yanına gidiyorum. Kaderden değil, anılardan kaçıyorum bir süre.

Doğduğunuz şehrin öldüğünü düşünün, tıpkı bir canlı gibi. Erciş ölmüş gibi hissediyorum.

Dua ihtiyaç duyulan en önemli şey hala... Bu akşam 4.5 ile sarsıldık gene. Neredeyse bir hafta geçmiş olmasına rağmen böyle bir sarsıntı... Ve aldığım haberler, Erciş'te bir mahallede toprak köz olmuş kömür gibi yanıyormuş. Canlı göstermişler televizyondan. Nedeni belli değil. 2 aydır o haldeymiş. Ve kimse yetkililere bilgi vermemiş. Böyle o kadar çok haber var ki çadırlarda dolaşan. İnsanlar büyük bir korku yaşıyor ve bu korkuyu adlandırmak, bir nedene kanalize etmek için büyük çaba harcıyor. Söylentileri doğuran bir neden de bu sanırım.

Korkuyorum ben de. Evet. Gerçek anlamda ‘korkuyorum’. Allah kimseyi böyle bir şey ile sınamasın.

Çadırda 8. gün.

Dün Senai Demirci Beyefendi ile Erciş’te çocuklara oyuncak dağıttık. Çadırları ziyaret ettik. Taziyelere katıldık.
Kimse Yok Mu Derneği’nin dağıtımları organize ettiği Özel Serhat Koleji'ndeki çalışmalara katıldık. Hocam küçük bir grup ile sohbet etti uzun süre. Moral buldu insanlar Kur’an’dan rastgele seçilen surelerle. Ardından yemek yedik. Ve alandan ayrıldık.

Çocukların sevinci görülmeye değerdi. Vesile olduğu için kendisine minnettar kaldım.

Isınmak için yakılan ateşin etrafında iken, bir kıvılcım, bir ateş zerresi gözüme kaçtı. Göz kapağımın altına girmiş meğer… Büyük acı çektim. Burada kapalı spor salonuna kurulan hastanede özverili iki doktorun yardımı ile acıdan kurtuldum.

Depremde zarar gören iş yerleri, elemanlarını işten çıkarmasınlar diye, devlet o işçilere 1 ile 6 ay arasında ödeme yapacak. Ancak anlaşılan o ki bu yardımdan, sigortalı olarak çalışan işçiler faydalanacak. Oysa burada işletmelerdeki işçilerin yüzden 90'ı sigortalı değil. Bu durumda, bu insanlar aileleri ile birlikte bunca zaman ne yapacak Allah bilir. Keşke devlet denetimini yapsa hakkıyla... Ve mağdur olmasa bu insanlar şimdi olacağı gibi.

Dün, ‘makarnaya bile razıyım. Allah rızası için’ diyerek yardım isteyen aileler vardı. Düşünün ki devlet ara sokaklarda o kadar da ‘devlet baba’ değil. Yardımın ne miktarda yapıldığı kadar, ne kadar zamanında yapıldığı da önemli…
Erciş Kaymakamı Ramazan Fani Beyefendi ve Ağrı Valisi Ali Yerlikaya ile yeni kaymakamlık binasında, makamlarında, Osman Barutçu, Gülşen Çağan, Senai Demirci ile birlikte sohbet ettik. Depremi konuştuk. Ramazan Bey'in sağlığını tehlikeye atacak kadar yorgunluğuna rağmen çalışıyor olması, Ağrı Valisinin zihnimizi açan yorumları bizi çok mutlu etti, duygulandırdı.

Senai Bey’den alınan, bir deprem anısı olarak saklanacak örme kazak…

Çadırkent’te insanlar hayat koşullarına alıştılar artık. Ancak, şehirdeki sessizlik insanları depremden daha fazla korkutuyor. İnsanlar doğup büyüdükleri, yaşadıkları şehrin başına ne geleceğini merak ediyor. Ama yetkililerin planlarına göre kaderlerinin tayin edilecek olması aynı insanları rahatsız ediyor. Keşke Erciş'in geleceğini Ercişliler belirlese, bütün gelişmelerden herkes haberdar olabilse...

Gazete dağıtılabilir misal ya da bir televizyon kurulabilir.

Depremin ardından 9. gün.

Van Ferit Melen Havaalanı'ndayım. İnanılmaz bir kalabalık var. Van, Erciş'e göre gayet iyi durumda. Erciş'ten uzaklaştıkça, sanırım ‘acı’ varlığını hissettiriyor.

Gece deprem bölgesinden çok uzakta olunca, geldiğim için sevinecek miyim, yoksa geldiğime pişman mı olacağım bilmiyorum.

Artık hiçbir şey, hiç kimse için aynı olmayacak, canımızı fena halde yakan biraz da bu gerçek sanırım…
Bugün birini gördüm misal. Bir çilingir. İş yeri yerle bir olmuştu, biliyorum. İş yerinden uzakta, bir dükkânın önünde oturmuştu yere. Boşluğa, film izliyormuş gibi bakıyordu. Gözlerinin önünden geçenleri hayal etmek bile istemiyorum. Saçları yalnızca bir haftada beyazlarla dolmuştu. Ona uzun süre baktığımı fark etmedi bile.

Anneannem ve dedem Çadırkent’te kalıyordu. İkisi de zaten zor olan şartlarda daha da kötü durumdaydılar. Anneannemi Bingöl'deki dayım gelip aldı. Ayrılmak görünürde olmasa da, iç dünyalarımızda çok zor oldu. Çünkü en az bir yıl kalmak üzere ve mecburi olarak gidiyordu.

Evet, ailemden ve yakın akrabalarımdan kimse hayatını kaybetmedi belki ama ayrılık farklı boyutlarda kendini olgunlaştırmaya başladı bir deprem meyvesi olarak.

Annem, babam ve kız kardeşim hala Erciş'te. Onlar oradayken, ben nasıl huzurlu olabileceğim bilmiyorum. Çok zor bir imtihan bu... Erciş'ten vazgeçmeyeceğim asla. Ama eskisi gibi olmayacak hiçbir şey. Dedim ya…

Deprem, yaşarsak yirmi yıl sonra çocuklarımıza anlatacağımız bir anı olmamalı. Deprem hatırlanması gereken bir anı değil, unutulmaması gereken bir ders olmalı.

Depremi unutmayacak, unutamayacak olduğum için, katlanılmaz hale geliyor her şey.

Dünyayı güvenli bulmuyorum. Dünya hasta bence de.

Havaalanına gitmeden önce, son 9 gündür düzenli beslenemediğimiz için, bir şeyler yemeye karar verdim. Açık bir yer buldum. Depremden bahsettik masadakilerle.

Geçen pazar gününden, yani depremden beri hiç para harcamadığım, yediğim hiçbir şeye para vermediğim için, bir anlık dalgınlık ile yemeğin parasını ödemeden mekândan ayrıldım. Yaklaşık 200 metre uzaklaştıktan sonra, fark ettim durumu. Ancak elimdeki valiz ile onca yolu geri dönmeyi göze alamadım.

O yöne doğru giden ilk kişiyi durdurdum ve durumu anlattım. Yemek muhtemelen 5 liradan az tutmuştu. 10 lira verdim. Ve benim yediğim yemeğin parasını ödeyip, kalanına da kendisi için yemek almasını istedim. O ise, ‘benim ihtiyacım yok, ama orada ihtiyacı olan birine yemek yedirmeleri için bırakacağım parayı’ dedi. İçim titredi bu cevap karşısında.

Sonra birden, ‘acaba götürüp verir mi parayı’ diye düşündüm. Ama eğer arkamı dönersem, adam parayı vermek için dükkâna girse de girmese de üzüleceğimi anladım.

Parayı vermese, ona güvendiğim için üzülecektim. Parayı verse, ona güvenemeyip arkasından bakarak kontrol ettiğim için.

Oysa o anda yoluma devam ederek ben, günümü çok daha güzelleştirdim.

Güvenmek insanı güzelleştiriyor.
  

Erciş Depremi’nden Notlar/Anılar/Ayrıntılar

**

Dayım, Erciş’te fotoğrafçı. Yıkılan Cafe Buse’nin hemen alt katında yer alıyordu stüdyo: FOTO MODA. Bu yıl kira fiyatı iki katına çıkınca (50 bin lira), dayım henüz 3 ay süresi olmasına rağmen başka bir dükkân kiraladı ve bütün eşyalarını yeni stüdyosuna taşıdı. Yalnızca bir masa kaldı geriye. Bir de elemanı duruyordu, gelen müşterileri yeni mekâna yönlendirsin diye.

Bina yıkıldı ve binanın ilk katında yer alan, içi çoktan boşaltılmış stüdyo yerle bir oldu. Stüdyonun ve Cafe’nin olduğu katlar tamamen yıkıldı. Üst katlarda yer alan daireler ise ayakta kaldı. Dayım, taşınma kararı ile hem kendi hayatını kurtardı, hem stüdyosundaki elemanlarının, hem de deprem anında stüdyoda olacak çok sayıda kişinin. Dahası, eşyalarını da tamamen kurtarmış oldu.

Şükür, en çok da ona yakışıyor şimdi: Elhamdülillah!

**

Azra Bebek! Allah, harika bir ilham ile anneye yardım ediyor. Anne, çocuğuna verecek sütü kalmadığı için, enkaz altında, dudağını sunuyor bebeğine meme yerine. Tükürüğünü de sanki sütmüş gibi içiriyor. Ve bütün dünyanın son dakika haberi olarak geçtiğini sonradan öğrendiğimiz bir mucize geçekleşiyor. Anne bebeğini hayatta tutmayı başarıyor. Azra Bebek, hayata tutunuyor.

**

Tam bir buçuk yıl önce bir yazı yazmıştım. Kaçak sigara satan çocuklar bu bölgenin en önemli sorunlarından biridir. Yöneticiler bu konu ile ilgilenmeli, çözüm bulmalıdır demiştim. Esnafa, bu çocukları yanlarına çırak olarak almalarını önermiştim. Hiç kimse sesimi duymamıştı şehrin en çok takip edilen gazetesinde yer alan yazıma rağmen. Yıkılan okey salonlarının birinden bir çocuk cesedi çıkarıldı. Kaçak sigara satan bir çocuğa aitti o ceset.

**

Erciş’in en renkli simalarından biri… Engelli bir vatandaşımız: Halkın yakıştırdığı adı ile Cicco! Çarşıda karşılaşan herkesin tebessüm ile karşılık verdiği biri. Yıllardır şehrin hafızasında kendine büyük yer edinmiş biri. Abisi okey salonuna gidiyor. O da arkasından gidip bir köşede oturuyor. Sonra deprem, Cicco’yu, bütün Ercişlilerin bir kaybı olarak alıyor aramızdan.

**

Bir portre karşılıyor bizi. Yunus Aydın!

Samsunlu. İstanbul’da yaşıyor. 59 yaşında. Evli. 1 Çocuk babası. Fındık ya da çay toplayarak, İstanbul’da bir şeyler satarak geçiniyor. 17 Ekim’de Umre’den dönmüş. Pazar günü depremi haber alınca hemen almış Van’a doğru kalan son bileti ve Salı günü gelmiş Erciş’e. 20’ye yakın kişinin mezarını kazmaya yardım etmiş. ‘Allah rızası için, verin ben de kazanayım, sevaba gireyim’ demiş. Mescitte yatmaya başlamış. Mezarlıklarda temizlik yapmış. Otları, dikenleri toplamış. Çöpleri bir araya toplayıp yakmış. Kızılay’ın çalışmalarına yardım etmeye çalışmış. Camilerde oluşan hasarları görüp, içlerini temizlemeye koyulmuş. Daha önce hiç deprem yaşamamış. Bizimle birlikte yaşıyor artçı sarsıntıları. Marmara Depremi olduğunda da gidip yardım elini uzatmış Düzce’de.

Enkazların etrafında çalışmış. Çöpleri toplamak, etraftaki ufacık beton parçalarını bir araya getirmek için… Biri, hırsız sanmış onu. Küfretmiş. ‘Ne işin var burada’ diyerek kovmuş. Yaşadığı hiçbir zorluk değil ama bu sözler çok üzmüş, çok yaralamış, çok zorlamış Yunus Amca’yı.

‘Çocukların ellerini gördüm yara bere içinde’ diyor. Onlarla ettiği sohbetleri anlatıyor. Çocukların depremin en acı yüzü olduğunu bilerek davranıyor.

Dayım, Yunus Amca’yı fark ediyor sabah namazlarında. Sabah çadırda bir yabancı görünce ben; başlıyor hikâyesini anlatmaya. Saat henüz 6; birlikte kahvaltı yapıyoruz. Üzerindekilerle üşüdüğünü fark ediyorum. Elimden bir şey gelmiyor. Üzülüyorum. Üzüldüğümle kalıyorum. Allah, Yunus Amca gibilerini, bize ibret olsun diye gönderiyor, biliyorum.       

**

Yücel Kılıç! Emekli bir öğretmenin oğlu… Enkaz altında eşi ve kızı kalıyor. Kendisi kurtuluyor. Nihayet eşini ve kızını enkazdan kurtarıyor. Sonra, ecel bütün gerçekliğiyle karşılıyor onu. Eşini ve çocuğunu hemen önce çıkardığı enkazın altında kalıyor bir anda. Vücudunun yarısı enkaz altında, yarısı dışarıda kalıyor. Serum bağlanıyor. Hayatta tutulmaya çalışılıyor. Üzerindeki beton blok kaldırılınca, kan kaybından hayatını kaybediyor.

***

Bir anne bebeğini beşiğe koyduğu anda başlıyor deprem. Annenin ayağı enkazın dışında kalıyor. Uzun süre sonra, kurtarma ekiplerinin sesini duyunca ayağını sallayarak kendisini fark ettiriyor anne. Enkazdan kurtarılır kurtarılmaz bebeğini soruyor. Beşik bulunuyor, kontrol ediliyor, bebek bulunamıyor. Bir çekmeceden ses geliyor. Açıldığında ise, bebek, bir battaniyeye sarılı halde bulunuyor. Anne yemin ediyor; ‘ben bebeğimi çekmeceye koymadım, benim böyle bir battaniyem yok’ diye… Allah, bir mucize ile daha hepimizi düşünmeye davet ediyor.

Cihat Albayrak
Hayal Bilgisi Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi
cihat-albayrak@hotmail.com